12 Ekim 2012 Cuma

THE DOOR-István Szabó 2012

49. Altın Portakal Film Festivali Uluslararası Film Yarışması Jüri Başkanı da olan István Szabó ile birlikte izledik filmi. Magda Szabo'nun (Yönetmen akrabalıkları olmadığını, Macaristan'da telefon defterini açarsanız en az 3 sayfa Szabo bulabileceğinizi söyledi) romanından uyarladığı filmde; başarılı bir yazar olan Magda'ya ev işlerinde yardımcı olan Emerenc'in hikayesi, ikisinin ilişkisi üzerinden anlatılıyor. Emerenc aksi, sert, kaprisli ve evinin kapısından içeri hiçkimseyi sokmayan bir kadın. Bütün aksiliklerine ve kaprislerine rağmen çevresindeki herkes onu çok seviyor. Magda da yıllar geçtikçe hayatında sağlam bir yer edinen Emerenc'e kızgınlık kadar hayranlık ve sevgi duyuyor. Nasıl kelimelere dökeceğimi bilemiyorum açıkçası filmi. On yılın üzerinde bir zamanı, o ilişkinin nereden nereye geldiğini, Emerenc'in geçmişini... Tam anlamıyla olması gereken her şeyi, mükemmel bir tempoda keyifle izliyorsunuz. Sinemanın ne demek olduğunu seçimleri, anlatım biçimi ve birbirinden güzel sahneleriyle bir kez daha anlatıyor Szabo. Renkleri, müziği, insanları, caddeleri öylesine bir bütün ki, gerçekliğinden bir an olsun bile şüphe etmiyor, o dünyadan bir an olsun bile çıkmıyorsunuz neredeyse. Neredeyse dememin tek sebebi ise bir ara filmin geneline göre biraz düştüğünü düşündüğüm tempo. Nitekim Szabo'nun bir izleyicinin sorusuna "ben bazı yerlerini biraz yavaş buldum" diyerek beni desteklediğini düşünüyorum. Emerenc'ı canlandıran Helen Mirren'a gelecek olursak; böylesine muazzam bir kadını izlediğim için bir kez daha mutluluk duyuyorum. Performans demek istemiyorum çünkü insanda Emerenc olmadığına dair tek bir şüphe bile uyanmıyor. Konuşma tarzından tutun da yürüyüşüne, iş yapış biçimine, jest ve mimiklerine hayran kalmamak mümkün değil. Emerenc onun ellerinde bir karakterden çok daha öte, gerçek bir insan. Film söylemek istediklerini istediği gibi söylemeyi başarıyor. İzleyin.

11 Ekim 2012 Perşembe

GÖRÜNMEYEN-Ali Özgentürk 2011

Bela Bartok 1936 senesinde Türkiye'ye gelerek Türk Halk Müziği konusunda araştırma ve kayıtlar yapan bir Macar Besteci. Ali Özgentürk Bartok'un gelişi ve sayahatinden yola çıkarak günümüzde geçen bir aşk hikayesini anlatıyor. Yani sanıyorum. Film iki zamanda geçiyor. Bir taraftan 1936'da Bartok'un gelişi ve türküleri kaydettiği seyahati sırasında, onun yanında yer alan bir Türk Müzisyeni/Öğretmenin başına gelen hazin olayı, bir taraftan da günümüzde ailesinin yanına evlenmeyi düşündüğü sevgilisini götüren adamın ve o iki sevgilinin başından geçenleri izliyoruz. 1936'da öldürülen öğretmen oğlanın dedesi ve tesadüf bu ya adamın katili de kızın dedesi. Koca istanbul'da bunlar birbirini bulmuş. Kız ailesinden bahsederken olay bir patlıyor, bütün köy kıza düşman... Oğlan kafaları yiyor, nedeni belirsiz bir şekilde babası da intihar etmiş zaten, bir de dedesinin katilinin torunuyla evlenenecek olmanın yüküyle gerçeği bulmaya çalışıyor. Bu sırada 1936'da Nazım'la falan da arkadaş olan, devlet tarafından damgalanmış Öğretmenimiz artık zaten burada yaşamaktan bunalmış ama savaşın eşiğinde olan avrupaya bartok ile kaçamayacağını biliyor. Üzerine oynanan oyunları da biliyor ama yine de ölüme gidiyor. Kısaca böyle yani bu iş. Şimdi senaryoya girişiyorum: Birbiriyle ilişkili iki hikaye anlatıyorsun, olması muhtemel olmayan keskin bir bağ koyuyorsun ve dahası o geçmişle bu geleceği tamamen değiştiriyorsun. Fakat anlatmak istediğin hikayenin ne olduğu hiç belli değil. Bela Bartok'un yaptığı gezide onlarca türkü dinleyip kayıtları almasını da izliyoruz bir belgesel havasında, onun içinde öğretmenin bakışı, başına gelenleri izliyoruz, bir yandan katili ve onun bakışını izliyoruz. Hepsini aynı anda anlatmak isteyince her şey o kadar yüzeysel o kadar gerçeklikten uzak ve o kadar sıkıcı bir hal alıyor ki anlatamam. Diğer tarafa gelecek olursak; birbirlerini seven iki genç ve aileler ve memleketin dedikoducuları, türkücüleri, öğretmenleri, anlaşılan solcu olduğu için yaşadığı baskılara dayamayıp intihar eden baba, istanbula gitme hayali kuran köylü kız falan derken aynı şey bu kısım içinde geçerli. Sanki Ali Özgentürk'ün yıllarca içinde sakladığı binlerce cümleyi aynı film içinde aynı ağırlıkta söylemesi gerekiyormuş gibi... Kelimelerin içi bomboş. Şimdi Oyunculuklara girişiyorum: Allahım onlar için ne diyeceğimi bile bilemiyorum. Gerçekten tek beğendiğim performans Ekrem'i canlandıran Muhammet Uzuner'in performansı. Hakan Eratik ve Sezen Aray oyunculuğu bıraksalar yeri. O ağlamalar, bağırmalar, o çıkışlar falan nedir öyle, insanın bir silah çıkarıp karakteri vurası geliyor. Gürgen Öz, maalesef ki tipinin verdiği gevşeklik nedeniyle bu kadar ciddi olması gereken bir rolün altından kalkamıyor. Udo Kier' e gelince o abartıya katlanmak gerçekten çok güç. Tabii bütün bu beceriksizliklerden Yönetmeni sorumlu tutuyorum. Şimdi çekimlerine girişiyorum: Ne yapmak istediğine karar veremediğinden olsa gerek kamera hareketleri, sekansları falan da bir o kadar beceriksiz ve dağınık. Bartok'un pariste bir davette türkü söyleyen kadınla yaptığı konuşmada, kesmek istememiş misal, o yüzden de kadını yok ederken kamerayı yukarı çıkarıvermiş, bir gökyüzüne bakıyoruz manasızca sonra bir bakıyoruz kadın gitmiş. Evet farkındayım onu yaparken adamın özleminden dem vurmuş da olmamış ki, o olmamış yani. Bunun gibi onlarca sahne de söyleyebilirim. Gerçekten de festivalde olmasaydık hayatım boyunca yarısında çıktığım ilk film olma şerefine erişecekti bu Görünmeyen. Düşündükçe sahnelerini delirecek gibi oluyorum. Araya serpiştirdikleri beceriksiz komiklikler, güzel bir türkücüye rol verdik diye bir ara konsere dönüşen sahneler, filmin adının bir sebebi olsun diye ağzı burnu kapalı adamların üstüne atlayan ve neden olduğu belli olmadığı halde görünmeyenim ben diye bağıran adam... Her saniyesi üzerine söylenebilirim bu filmin. Belki güzel bir hedefle yola çıkmıştır bilemem, elbette o kadar emeğe bu kadar çemkirmek de ayıp diyebilirsiniz ama kötü film de kötü film işte. Ve sinemanın bu çirkinliklere maruz kalması bazen insanı çileden çıkarıyor.

18 Nisan 2012 Çarşamba

MAGNIFICA PRESENZA-Ferzan Özpetek 2012

Öncelikle söylemeliyim ki Ferzan Özpetek'i çok çok çok seviyorum ben. Pek çok filmini izlemiş olmakla birlikte her filmine de ayrı ayrı bağlıyım.
Genel olarak Ferzan Özpetek'in hikayelerini işleme biçimini, kurgularını, sezen aksuyu sevmememe rağmen müziklerini, tabii ki oyuncuları, renklerini, kısacası her şeyini çok başarılı, dozunda, yerinde ve sıcak buluyorum.
Bütün hikayelerini; kendinden emin, konudan sapmadan, sündürmeden ya da sömürmeden, süslemeden ama soğutmadan anlatmayı başarıyor. Sanırım senaryolarını kendisinin yazıyor olması bunda büyük bir etken. Nice büyük Amerikan yönetmeninin, konusunda kaybolduğuna, kurguda kafası karışmış gibi acemilikler yaptığına şahit oldum ama Özpetek, her zaman filmine çok hakim.
Gay karakterlerine ve hikayelerine gelecek olursak:
Dünyanın; sanki herkes heteroseksüel olmak zorundaymış gibi davranmasından nefret ediyorum. Özpetek sineması ise bu durumu tıpkı olması gerektiği gibi normalleştirerek düzen içine sokmayı başarıyor. Eşcinselleri, travestileri, transeksüelleri ve heteroseksüelleri bir yaşamın içine sokarak, birlikte yaşatabiliyor.
Magnifica Presenza'ya gelecek olursak; yukarıda saydığım özelliklerin hepsini taşıyor film. Oyuncuları, kurgusu, hikayesi, rengi, kısacası her şeyi çok güzel. Özpetek sinemasından en büyük farkı belki de diğer filmlerine göre çok daha yumuşak bir film olması. Keyif filmi gibi ki bence böyle olmasında bir sıkıntı da yok. Ufak ufak gerçeklik algısına, insanların bakış açısına, ikinci dünya savaşına, aile yaşantısına, eşcinselliğe, yalnızlığa ve egonun insanlara neler yaptırabileceğine dokunduruyor. Samimiyeti tartışılmaz.
Bizim için en büyük hayal kırıklığı ise filmi (üzerinde hiçbir açıklama bulunmamasına rağmen) Türkçe Dublajlı izlemek zorunda kalmak oldu. Her sinema salonunda böyle gösteriliyorsa gerçekten üzücü. Çünkü Türkiye dublaj konusunda ne kadar iyi olsa da, bir italyan filminde İtalyancanın o yüksek temposundan mahrum kalmak can sıkıcıydı.
Özellikle orjinal dilinde, izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.
"Hayal hayal... hayal değil gerçek."

13 Şubat 2012 Pazartesi

BAD TIMING-Nicolas Roeg 1980

SPOILER IÇERIYOR ONA GÖRE...
Filmi izledikten sonra biraz araştırma yaptım ve en beğendiğim sahnelerin zaten sinema tarihine geçtiğini fark ettim. Yeni bilgiler hep beni sevindiriyor.

Bir kere film erkeği anlatıyor. Erkeğin ilişkideki süreci, bakışı ve hareketlerinin nedenleri üzerinde duruyor bana göre.
Filmde; obsesif hale gelen erkek kesinlikle kadına aşık değildir. Erkek egosuyla sahip olamadığı şeyi takıntı haline getirmiş ve "ya benimsin ya toprağın" diye de noktayı koymuştur. Filmin en başında, daha belki de ilk buluşmalarında kadına zaten hiçbir zaman güvenmeyeceğini açık ediyor erkek, "bu kadar güzel yalan söylemeyi nasıl beceriyorsun" diyerek. Zaten daha sonra da ona söylenen yerine yarım yamalak gördüklerini, o kadar yorumlamaya çalışmıştır ki ilişkisini yaşamak yerine sürekli karşısındakini ve o ilişkiyi sorgular hale gelmiştir. İlk başta beğendiği ne kadar özellik varsa kadında, onların hepsinin değişmesini istemiştir fakat kadın değiştirmeye kalktığında bu sefer de bir önceki haline sahip olamadığı için kaçmak istemiştir. Nitekim kadının evi toparladığı, güzel güzel giyindiği ve güler yüzle onu karşıladığı sahnede, kadının sevişmek yerine konuşmak istemesi üzerine kaçmasını buna bağlıyorum. Bunun üzerine kadının, "istediğin buysa" diye başlayan ve üstünü parçalayıp adamla sevişmeyi kabul etmesiyle devam eden isyanını görmezden gelerek, merdivende onunla sevişmesini ise erkeğin o bencilliğinin somut bir göstergesi olarak değerlendiriyorum. Tutkuyla başlayan ilişkinin sonucunda bu tutku öğesini paylaşma olasılığının rahatsız ediciliği altında ezilmiştir. Kadının öleceğinden emin olduktan sonra tecavüz etmesinin sebebi de budur aslında. Sonunda tam olarak sahip olacaktır ve diğer bütün olasılıkları ortadan kaldıracaktır. Üstelik bu noktaya gelen erkek aslında psikanalisttir ve alanında oldukça başarılı bir portre çizmektedir.
Gelelim kadına; dengesiz, tutarsız, partici bir portresi olmasına rağmen aslında aşık olan kişi kadındır. İlişkisini sorgulamadan, karşısındakini yargılamadan bu aşkı yaşamak istemektedir. Adamın bütün zincirleme hamlelerine karşın özgürlüğünü korumak istediğini söylerken aslında ilişkisini yürütebilmek için her yolu da denemiştir. Merdiven sahnesi de zaten bunun en iyi örneği.
Kadın erkeğin sevgisine sahip olmak için kendisinden vazgeçebilir ama erkek kadına sahip olabilmek için onun hayatını bile sonlandırabilir.
Filmin en sonunda ise o berbat amaliyatlardan kurtulan, tecavüze uğramış kadın hayatına devam etmeyi başarabilirken adam olduğu çaresizliğe tıkılmış ve hala kadını sayıklamaktadır.

Gelelim filmin diğer taraflarına:
Filmin en güzel sahnelerinden biri bana göre açılış sahnesi; saha sonra aslında beraber gittiklerini anladığımız sergide adam bir resme kadın başka bir resme bakmaktadır. Tom waits ile süslenen bu sahnede aslında her ikisinin baktığı resimler, birbirlerinden ve ilişkilerinden beklediklerini de göstermektedir.
Bir diğeri ise kadının bir aylık kaybolma sürecinden sonra ilk karşılaşmaları, etraftaki herkesin bulanıklaştığı, kelimelerin ağızdan daha sonra çıkmaları falan derken, gerçekten resim gibi, büyüleyici bir sahne.
Ve fakat:
Geçişlerin arasında özellikle ilk yarıda neredeyse hiç bağlantı yok ve o keskinlik insanı rahatsız ediyor. Ama daha sonra bu durum tamamen değişiyor.
Kadının hastanede can çekişmesiyle, ilişki arasındaki bağlantılar tekrar tekrar izlenerek analiz edilmeye değer.
Kaset meselesi ve dedektifin evindeki sahne, hatta dedektifin film süresince itiraf ettirmekteki obsesyonu son derece önemli. Erkekler birbirlerine benziyorlar aslında...
Saate bu kadar odaklanmanın abartıldığını düşünüyorum.
Kadın ve kocasının dosyalarının erkeğe geliş yöntemi ise son derece tatsız buluyorum.
Sanki bir iki sahne olmasa da olurdu ama belki de benim anlayamadığım bir gereklilikleri vardır.
Netice itibariyle; izleyin bir an önce bence...

26 Ocak 2012 Perşembe

AND THE OSCAR GOES TO

Oscar adayları açıklandı ya bende bir tripler. Midnight in Paris dışında hiçbirini izlemedim filmlerin. Sanırım törene kadar bu açıklığı kapatırım ama tamamen bir tarafımdan uydurduğum bazı tahminlerimi sıralamak istiyorum:

En iyi film bence the artist olabilir tabii en iyi senayoyu almazsa. Tree of life bence en iyi yönetmeni alacak filmi değil. En iyi erkek oyuncuyu the artist için Jean Dujardin'e verebilirler ya da artık yetti diye Clooney'de kapabilir ama Brad'e iş yok bence. En iyi kadını Michelle Williams alır sanıyorum bunu da nedense canı gönülden istiyorum. En iyi uyarlama senaryoyu The Descendants alabilir ya da Tinker Tailor Soldier Spy. En iyi yabancı filmi de A Separation alır. En iyi animasyonun Rango olmasını isterim ama sanırım yemez. The Girl With The Dragon Tattoo bir halt alamaz zaten alırsa da ben iki kat uyuz olurum. En iyi kostüm de bence THe artist ve Jane Eyre yarışır (nu arada Jane Eyre'i izledim Fukunaga takibe alına).

Dediğim gibi tamamen bir tarafımdan uydurduğum tahminlerim bunlar o yüzden gerçekleşme oranım düşük olursa kimse bırbır etmesin. Bir de bakalım filmleri izleyeyim de belki tahminler değişir.

16 Ocak 2012 Pazartesi

ZENNE-Caner Alper&Mehmet Binay-2011

Sinemada başarılı bir film yapmakla, bir hikayeyi başarılı bir şekilde anlatmaya çalışmak arasında fark var. Kesinlikle her iki şekilde de benim için sanattır. Hatta sadece o çaba bile sanattır, taktir ederim.
Zenne; Yeni Dönem Türk Sinemasında bir ilktir bana göre. Evet eşcinselliği işleyen ilk film olmayabilir belki ama bence bu kadar Türk ilk filmdir. İnsan yolda Mehmet Günsür gibi bir adama rastlamıyor ama Erkan Avcı (yani Ahmet) herhangi biri ve bu hikayenin gerçekliğine gerçeklik katıyor. İnsan karakterlerinin bu kadar canlı olduğunu görünce bütün hikayeyi içselleştirmekte hiçbir sıkıntı yaşamıyor. Bu filmin en önemli gereği bence içselleştirmedir çünkü derdi görselliğinin ötesinde, kesinlikle bir şeyleri değiştirebilme arzusunda. Dolayısıyla da hedefine ulaştığını düşünüyorum.
Tabii insanın derdi bu kadar net ve büyük olunca, bu sefer de profesyonelliği geride bırakıyor olabilir. Nitekim Zenne'nin açıklarının nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum.
Filmde beni en çok rahatsız eden şey Can ve Ahmet'in tanışma hikayesi. Hızlı hızlı ve nereden geldiği anlaşılmayan o samimiyet sanırım gerçekte böyle bir ilişki var olmadığı için biraz havada kalmış. Yani telefon işi uygun ama o aşamadaki diyalogları biraz sıkıntılı ve inandırıcılıktan uzak buluyorum.
Daniel'ın sevgilisinin İstanbul'a gelişi başka bir sıkıntı, Almanya'dan kalk gel, 3 dakikalık bir konuşmayla kalk git, biraz yersiz gibi. O konuşmayı bütün film boyunca yaptıkları gibi bilgisayardan da yapabilirlerdi bence.
Gelelim renk cümbüşlerine; kesinlikle dans sahneleri muhteşem, eksik değil, fazla değil, Can mükemmel bir dansçı değil gerçek bir zenne gibi. Çiçek böcek meselelerinin ise nedenini anlıyorum ama daha iyi olmalıydı, o acemilik güzel durmuyor.
Bütün oyuncuları yerden göğe kadar çok başarılı.

Zenne oyuncularıyla, samimiyetiyle eksiklerini örtmeyi başarıyor benim için. Bu acı gerçeği sündürmeden ama bütün çıplaklığıyla ve buna rağmen yine de ağzını bozmadan ifade edebildiği için bu filmi büyük bir başarı olarak görüyorum.

10 Ocak 2012 Salı

BOONDOCK SAINTS I-II-Troy Duffy 1999-2009

Birinci filmi on bin defa seyredebilirim.
Her karesi, her anı...
Mükemmel dondurma gibi...
Tadının nasıl olduğunu ilk bakışta anlayamıyorsun, ama kulaklıklar takıldı mı Willem Dafoe'nun kulağına, hop her şey değişiveriyor. Dafoe her hangi bir filmin bir karesinde sadece dursa bile o filmi güzelleştirir. Kardeşler, kendinden emin, oturan karakterleriyle kendilerine aşık ediyorlar. Dövmeler muazzam. Esprileri tadında...

Dinin hiçbir türlüsünü sevmiyorum ama Hristiyanlık bütün araç gerecini hikayeleştirerek kendisini çekici hale getirmeyi başarıyor. Ellerinde haçları, sırtlarında isa, iki yakışıklı, iyi kalpli insan. Şimdiki zamanın azizleri, kiliseyi de arkalarına almış hepimizin yapmak istediğini yapıyorlar.

Birinci filmle yatarım her gece ama ikinci film...
Aradan geçen 10 sene (filmde 8) elbette ki yaşlandırmış kardeşleri.(hatta o kadar ki her yakın planda sean patrick flanery gerçekten kendisi mi yoksa ona çok benzeyen birini mi oynatmışlar emin olamadım). İşten bu kadar uzak kaldıkları için mi bilmiyorum ama daha beceriksiz, daha geyik ve daha samimiyetsizler. Aslında tamamen birinci filmin devamı olmasına rağmen yine de gerekçeler, olaylar hep havada gibi... Havada derken karışık demek istemiyorum aksine çok yüzeysel, motivasyonların ayakları yere basmıyor. Birinci filmde onlara yardım eden herkes o anda karar vermiş ve yapmışken, şimdi saints çetesi var gibi, bu da biraz rahatsız edici.
Devam filmleriyle aynı kaderi paylaşmış bir boondock saints var karşımızda.
Bütün bunlara rağmen 3. filmin işareti verilince insan sevinmeden edemiyor, hatta son sahneler, eğer yapılırsa 3. filmin ikincisinden daha güzel olabileceğinin sinyallerini de veriyor kanımca.
PS: ikinci filmde favori sahnem babanın bardan içeri girip işini yaptığı sahne :)

5 Ocak 2012 Perşembe

Ejderha Dövmeli Kız

İsveç versiyonu daha yeni çekilmişken David Fincher gibi birinin yeniden çevrim çekmesi enteresan değildir de nedir?
İsveç'te çekmesi güzel ama...
İlk seri de güzeldi. İsveççe izlemek daha da güzel bence. Noomi Rapace iyiydi.
Bakalım amerikanı nasıl olacak.
En çok merak ettiğim bu David Fincher1'in mi yoksa David Fincher2'nin mi? çünkü 2 yüzüne gözüne bulaştırabilir kanımca.