Oscar adayları açıklandı ya bende bir tripler. Midnight in Paris dışında hiçbirini izlemedim filmlerin. Sanırım törene kadar bu açıklığı kapatırım ama tamamen bir tarafımdan uydurduğum bazı tahminlerimi sıralamak istiyorum:
En iyi film bence the artist olabilir tabii en iyi senayoyu almazsa. Tree of life bence en iyi yönetmeni alacak filmi değil. En iyi erkek oyuncuyu the artist için Jean Dujardin'e verebilirler ya da artık yetti diye Clooney'de kapabilir ama Brad'e iş yok bence. En iyi kadını Michelle Williams alır sanıyorum bunu da nedense canı gönülden istiyorum. En iyi uyarlama senaryoyu The Descendants alabilir ya da Tinker Tailor Soldier Spy. En iyi yabancı filmi de A Separation alır. En iyi animasyonun Rango olmasını isterim ama sanırım yemez. The Girl With The Dragon Tattoo bir halt alamaz zaten alırsa da ben iki kat uyuz olurum. En iyi kostüm de bence THe artist ve Jane Eyre yarışır (nu arada Jane Eyre'i izledim Fukunaga takibe alına).
Dediğim gibi tamamen bir tarafımdan uydurduğum tahminlerim bunlar o yüzden gerçekleşme oranım düşük olursa kimse bırbır etmesin. Bir de bakalım filmleri izleyeyim de belki tahminler değişir.
26 Ocak 2012 Perşembe
16 Ocak 2012 Pazartesi
ZENNE-Caner Alper&Mehmet Binay-2011
Sinemada başarılı bir film yapmakla, bir hikayeyi başarılı bir şekilde anlatmaya çalışmak arasında fark var. Kesinlikle her iki şekilde de benim için sanattır. Hatta sadece o çaba bile sanattır, taktir ederim.
Zenne; Yeni Dönem Türk Sinemasında bir ilktir bana göre. Evet eşcinselliği işleyen ilk film olmayabilir belki ama bence bu kadar Türk ilk filmdir. İnsan yolda Mehmet Günsür gibi bir adama rastlamıyor ama Erkan Avcı (yani Ahmet) herhangi biri ve bu hikayenin gerçekliğine gerçeklik katıyor. İnsan karakterlerinin bu kadar canlı olduğunu görünce bütün hikayeyi içselleştirmekte hiçbir sıkıntı yaşamıyor. Bu filmin en önemli gereği bence içselleştirmedir çünkü derdi görselliğinin ötesinde, kesinlikle bir şeyleri değiştirebilme arzusunda. Dolayısıyla da hedefine ulaştığını düşünüyorum.
Tabii insanın derdi bu kadar net ve büyük olunca, bu sefer de profesyonelliği geride bırakıyor olabilir. Nitekim Zenne'nin açıklarının nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum.
Filmde beni en çok rahatsız eden şey Can ve Ahmet'in tanışma hikayesi. Hızlı hızlı ve nereden geldiği anlaşılmayan o samimiyet sanırım gerçekte böyle bir ilişki var olmadığı için biraz havada kalmış. Yani telefon işi uygun ama o aşamadaki diyalogları biraz sıkıntılı ve inandırıcılıktan uzak buluyorum.
Daniel'ın sevgilisinin İstanbul'a gelişi başka bir sıkıntı, Almanya'dan kalk gel, 3 dakikalık bir konuşmayla kalk git, biraz yersiz gibi. O konuşmayı bütün film boyunca yaptıkları gibi bilgisayardan da yapabilirlerdi bence.
Gelelim renk cümbüşlerine; kesinlikle dans sahneleri muhteşem, eksik değil, fazla değil, Can mükemmel bir dansçı değil gerçek bir zenne gibi. Çiçek böcek meselelerinin ise nedenini anlıyorum ama daha iyi olmalıydı, o acemilik güzel durmuyor.
Bütün oyuncuları yerden göğe kadar çok başarılı.
Zenne oyuncularıyla, samimiyetiyle eksiklerini örtmeyi başarıyor benim için. Bu acı gerçeği sündürmeden ama bütün çıplaklığıyla ve buna rağmen yine de ağzını bozmadan ifade edebildiği için bu filmi büyük bir başarı olarak görüyorum.
Zenne; Yeni Dönem Türk Sinemasında bir ilktir bana göre. Evet eşcinselliği işleyen ilk film olmayabilir belki ama bence bu kadar Türk ilk filmdir. İnsan yolda Mehmet Günsür gibi bir adama rastlamıyor ama Erkan Avcı (yani Ahmet) herhangi biri ve bu hikayenin gerçekliğine gerçeklik katıyor. İnsan karakterlerinin bu kadar canlı olduğunu görünce bütün hikayeyi içselleştirmekte hiçbir sıkıntı yaşamıyor. Bu filmin en önemli gereği bence içselleştirmedir çünkü derdi görselliğinin ötesinde, kesinlikle bir şeyleri değiştirebilme arzusunda. Dolayısıyla da hedefine ulaştığını düşünüyorum.
Tabii insanın derdi bu kadar net ve büyük olunca, bu sefer de profesyonelliği geride bırakıyor olabilir. Nitekim Zenne'nin açıklarının nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum.
Filmde beni en çok rahatsız eden şey Can ve Ahmet'in tanışma hikayesi. Hızlı hızlı ve nereden geldiği anlaşılmayan o samimiyet sanırım gerçekte böyle bir ilişki var olmadığı için biraz havada kalmış. Yani telefon işi uygun ama o aşamadaki diyalogları biraz sıkıntılı ve inandırıcılıktan uzak buluyorum.
Daniel'ın sevgilisinin İstanbul'a gelişi başka bir sıkıntı, Almanya'dan kalk gel, 3 dakikalık bir konuşmayla kalk git, biraz yersiz gibi. O konuşmayı bütün film boyunca yaptıkları gibi bilgisayardan da yapabilirlerdi bence.
Gelelim renk cümbüşlerine; kesinlikle dans sahneleri muhteşem, eksik değil, fazla değil, Can mükemmel bir dansçı değil gerçek bir zenne gibi. Çiçek böcek meselelerinin ise nedenini anlıyorum ama daha iyi olmalıydı, o acemilik güzel durmuyor.
Bütün oyuncuları yerden göğe kadar çok başarılı.
Zenne oyuncularıyla, samimiyetiyle eksiklerini örtmeyi başarıyor benim için. Bu acı gerçeği sündürmeden ama bütün çıplaklığıyla ve buna rağmen yine de ağzını bozmadan ifade edebildiği için bu filmi büyük bir başarı olarak görüyorum.
10 Ocak 2012 Salı
BOONDOCK SAINTS I-II-Troy Duffy 1999-2009
Birinci filmi on bin defa seyredebilirim.
Her karesi, her anı...
Mükemmel dondurma gibi...
Tadının nasıl olduğunu ilk bakışta anlayamıyorsun, ama kulaklıklar takıldı mı Willem Dafoe'nun kulağına, hop her şey değişiveriyor. Dafoe her hangi bir filmin bir karesinde sadece dursa bile o filmi güzelleştirir. Kardeşler, kendinden emin, oturan karakterleriyle kendilerine aşık ediyorlar. Dövmeler muazzam. Esprileri tadında...
Dinin hiçbir türlüsünü sevmiyorum ama Hristiyanlık bütün araç gerecini hikayeleştirerek kendisini çekici hale getirmeyi başarıyor. Ellerinde haçları, sırtlarında isa, iki yakışıklı, iyi kalpli insan. Şimdiki zamanın azizleri, kiliseyi de arkalarına almış hepimizin yapmak istediğini yapıyorlar.
Birinci filmle yatarım her gece ama ikinci film...
Aradan geçen 10 sene (filmde 8) elbette ki yaşlandırmış kardeşleri.(hatta o kadar ki her yakın planda sean patrick flanery gerçekten kendisi mi yoksa ona çok benzeyen birini mi oynatmışlar emin olamadım). İşten bu kadar uzak kaldıkları için mi bilmiyorum ama daha beceriksiz, daha geyik ve daha samimiyetsizler. Aslında tamamen birinci filmin devamı olmasına rağmen yine de gerekçeler, olaylar hep havada gibi... Havada derken karışık demek istemiyorum aksine çok yüzeysel, motivasyonların ayakları yere basmıyor. Birinci filmde onlara yardım eden herkes o anda karar vermiş ve yapmışken, şimdi saints çetesi var gibi, bu da biraz rahatsız edici.
Devam filmleriyle aynı kaderi paylaşmış bir boondock saints var karşımızda.
Bütün bunlara rağmen 3. filmin işareti verilince insan sevinmeden edemiyor, hatta son sahneler, eğer yapılırsa 3. filmin ikincisinden daha güzel olabileceğinin sinyallerini de veriyor kanımca.
PS: ikinci filmde favori sahnem babanın bardan içeri girip işini yaptığı sahne :)
Her karesi, her anı...
Mükemmel dondurma gibi...
Tadının nasıl olduğunu ilk bakışta anlayamıyorsun, ama kulaklıklar takıldı mı Willem Dafoe'nun kulağına, hop her şey değişiveriyor. Dafoe her hangi bir filmin bir karesinde sadece dursa bile o filmi güzelleştirir. Kardeşler, kendinden emin, oturan karakterleriyle kendilerine aşık ediyorlar. Dövmeler muazzam. Esprileri tadında...
Dinin hiçbir türlüsünü sevmiyorum ama Hristiyanlık bütün araç gerecini hikayeleştirerek kendisini çekici hale getirmeyi başarıyor. Ellerinde haçları, sırtlarında isa, iki yakışıklı, iyi kalpli insan. Şimdiki zamanın azizleri, kiliseyi de arkalarına almış hepimizin yapmak istediğini yapıyorlar.
Birinci filmle yatarım her gece ama ikinci film...
Aradan geçen 10 sene (filmde 8) elbette ki yaşlandırmış kardeşleri.(hatta o kadar ki her yakın planda sean patrick flanery gerçekten kendisi mi yoksa ona çok benzeyen birini mi oynatmışlar emin olamadım). İşten bu kadar uzak kaldıkları için mi bilmiyorum ama daha beceriksiz, daha geyik ve daha samimiyetsizler. Aslında tamamen birinci filmin devamı olmasına rağmen yine de gerekçeler, olaylar hep havada gibi... Havada derken karışık demek istemiyorum aksine çok yüzeysel, motivasyonların ayakları yere basmıyor. Birinci filmde onlara yardım eden herkes o anda karar vermiş ve yapmışken, şimdi saints çetesi var gibi, bu da biraz rahatsız edici.
Devam filmleriyle aynı kaderi paylaşmış bir boondock saints var karşımızda.
Bütün bunlara rağmen 3. filmin işareti verilince insan sevinmeden edemiyor, hatta son sahneler, eğer yapılırsa 3. filmin ikincisinden daha güzel olabileceğinin sinyallerini de veriyor kanımca.
PS: ikinci filmde favori sahnem babanın bardan içeri girip işini yaptığı sahne :)
5 Ocak 2012 Perşembe
Ejderha Dövmeli Kız
İsveç versiyonu daha yeni çekilmişken David Fincher gibi birinin yeniden çevrim çekmesi enteresan değildir de nedir?
İsveç'te çekmesi güzel ama...
İlk seri de güzeldi. İsveççe izlemek daha da güzel bence. Noomi Rapace iyiydi.
Bakalım amerikanı nasıl olacak.
En çok merak ettiğim bu David Fincher1'in mi yoksa David Fincher2'nin mi? çünkü 2 yüzüne gözüne bulaştırabilir kanımca.
İsveç'te çekmesi güzel ama...
İlk seri de güzeldi. İsveççe izlemek daha da güzel bence. Noomi Rapace iyiydi.
Bakalım amerikanı nasıl olacak.
En çok merak ettiğim bu David Fincher1'in mi yoksa David Fincher2'nin mi? çünkü 2 yüzüne gözüne bulaştırabilir kanımca.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)