Büyük sanatsal filmler yapamadığını, bunun yerine vasat filmler çektiğini söylemekten çekinmeyen büyük hayal gücü Woody Allen klişelerle bezeli fakat buna rağmen sıradışı bir filmle karşımızda. Kıskanmamak elde değil. Hem filmi yapan Woody Allen'ı hem de karakteri Gil'i.
Ortalama 3 dakikalık (bir klip süresinde) bir şehir turuyla başlıyor film, Paris'in sokakları, cafeleri, evleri, her şeyi var. Ve Gil nişanlısı Inez'e Paris'in ne kadar güzel olduğunu, evlendikten sonra burada yaşasalar ne kadar güzel olacağını söylüyor. Inez ise Paris'in büyüsünden çok uzak, asla Amerika dışında yaşayamaz. Bu bile aralarındaki farkları anlamamıza yetiyor.
Sıkıcı bir yemeğin ardından sarhoş olan Gil, kaybolduğu için bir merdivende oturup dinlenirken, eski bir arabanın kapıları açılıyor ve birileri onu davet ediyor. Sonrasında ise Gil'in hayallerinin gerçekleştiği zamanlar başlıyor. Gil 20'lerin Paris'inde Fitzgerald'larla birlikte Cole POrter'ın şarkılar söylediği bir partide buluyor kendini. Sonra her gece yarısı aynı yerde arabayı bekliyor Gil. Hemingway'le içki içiyor, Picasso'nun metresini çalıyor, Gertrude Stein'a kitabını okutuyor, Salvador Dali, Man Ray ve Bunuel cabası...
Gil her gece bu muazzam zamana yolculuk yaparken ona pek de uymayan güzel nişanlısı Inez ukala, koftiden entelektüel Paul ile ilişkiye giriyor. Gil kitabını düzeltmekle ve geçmişe gitmekle o kadar ilgili ki sonuna kadar da bunu fark etmiyor. Zaten onu çok etkileyen Adriana'nın düşüncesi de buna izin vermiyor. Ama neyse ki filmin sonunda, Gil kendi yolunu buluyor ve yaşamak istemediği hayattan da özlem duyduğu geçmişten de sıyrılıyor.
Zamanda yolculuk hikayelerinin en büyük sorunu, gelecekten gelen adamın geçmişte yaptığı hamlelerdir, adam gelecekle ilgili bilgiler verip bir kısır döngü yaratır. Gil ilk başlarda; geçmişte edindiği bilgileri gelecekte kullanıyor yani geçmişi değiştirmek yerine o sevdiği geçmişten ders çıkartıyor, öğreniyor. Böylece Woody Allen'ın bu problemi aştığını düşünürken; Adriana'nın günlüğünde Gil'den bahsetmesi ve anlattığı rüyayı Gil'in gerçekleştirmeye çalışması ile ilk çatlak geliyor. Ardından Buñuel'e o tarihten çok sonraları çekeceği El Ángel Exterminador'un konusunu vermesi ise ölümcül darbe. O ana kadar birbirini evrensel anlamda etkilemeyen zamanlar artık birbirine karışıyor.
En olmayacak şeyleri, sıradan birer olaymış gibi gören ve gösteren Woody Allen'ın bunu yapmış olması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü bu etkileşime kadar ortamda ne bir kadercilik var ne de bir kısır döngü...
Bu detaya rağmen film; kendi hayal dünyamız için gerekli, hayran olduğumuz ve maalesef artık hayatta olmayan büyük sanatçıların, yaşarken nasıl olabileceklerine dair iyi bir yazar ve yönetmenin fikirlerini içermesi açısından bilgilendirici, diyalogları sayesinde ise keyifli.
23 Aralık 2011 Cuma
MR. NOBODY-Jaco Van Dormael 2009
Bu güne kadar farkına varmamış olduğuma çok şaşırdığım film.
Jaco Van Dormael senaryosunu da kendi yazmış ve bundan önceki filmini 1996'da çekmiş. Bu da bana gerçekten bu filmi çekmek istediğini düşündürüyor.
İl bakışta Sliding Doors filmini anımsatıyor; çocuk trene binse-binmese olasılıkları üzerine kurulu. Anlatımı çok başka tabii çünkü bunu bilimsel diyebileceğimiz bir temele oturtuyor. Big Bang'den başlayıp evrenin boyutları arasında gidip geliyor.
Eğer bir seçim yapmazsanız her şey bir olasılık olarak kalır ve gerçektir ya da hangi şey gerçekten vardır nereden bilebiliriz ki. Kendimizin, hayallerimizden ya da rüyalarımızdan daha gerçek olduğunu kanıtlayan şey nedir?
Film 3 ana olasılık üzerinden devam ediyor. Ana karakterimiz her olasılıkta başka yönlere gidiyor ama bu 3 olasılık hikayesinin kendi içlerindeki olasılıkları da başka başka... Tabii böyle anlatınca karışık gibi görünebilir ama öyle olmaması için gerçekten elinden geleni yapmış yönetmen ve temiz bir dille kafa karıştırmadan anlatmayı da başarmış. Seyircinin filmi izlerken sorabileceği olası soruları ana karakterin hikayesini anlattığı gazeteciye sordurarak bütün karışıklıkları önlemiş.
Zaman konusunda söylemek istediği ne varsa hepsini bir video programında ana karakterine söyleterek açıklamalarını da bir güzel yerleştirmiş.
Renkler, geçişler muhteşem. Gerçekliğinden şüphe edilen bir dünyada yarattığı gerçeklik muhteşem.
Jared Leto'dan başlamak üzere bütün oyuncular muhteşem.
Bir sahnesinde Where is my Mind eşliğinde gençlerin sigara içmelerinin bıraktığı tadı tarif bile edemiyorum.
Tek sıkıntı; bütün bu değerlendirme, tespit ve olasılıkların hiç gerçekleşmediğini, sadece henüz verilmemiş bir kararın yansımaları olduğunu açıkladığı yer fikrime göre. Çünkü iş o zaman boyutlardan, zamanlardan çıkıyor ve bir hayal dünyasına kalıyor, anlatılan her şey o noktaya kadar farklı bir yaklaşımken o noktada bir filme dönüşüyor. Tabii filmin sonunda yaptığı hamle bu durumu biraz da olsa toparlayabilir o da ayrı.
Sonuçta; mutlaka izlenmeli.
Jaco Van Dormael senaryosunu da kendi yazmış ve bundan önceki filmini 1996'da çekmiş. Bu da bana gerçekten bu filmi çekmek istediğini düşündürüyor.
İl bakışta Sliding Doors filmini anımsatıyor; çocuk trene binse-binmese olasılıkları üzerine kurulu. Anlatımı çok başka tabii çünkü bunu bilimsel diyebileceğimiz bir temele oturtuyor. Big Bang'den başlayıp evrenin boyutları arasında gidip geliyor.
Eğer bir seçim yapmazsanız her şey bir olasılık olarak kalır ve gerçektir ya da hangi şey gerçekten vardır nereden bilebiliriz ki. Kendimizin, hayallerimizden ya da rüyalarımızdan daha gerçek olduğunu kanıtlayan şey nedir?
Film 3 ana olasılık üzerinden devam ediyor. Ana karakterimiz her olasılıkta başka yönlere gidiyor ama bu 3 olasılık hikayesinin kendi içlerindeki olasılıkları da başka başka... Tabii böyle anlatınca karışık gibi görünebilir ama öyle olmaması için gerçekten elinden geleni yapmış yönetmen ve temiz bir dille kafa karıştırmadan anlatmayı da başarmış. Seyircinin filmi izlerken sorabileceği olası soruları ana karakterin hikayesini anlattığı gazeteciye sordurarak bütün karışıklıkları önlemiş.
Zaman konusunda söylemek istediği ne varsa hepsini bir video programında ana karakterine söyleterek açıklamalarını da bir güzel yerleştirmiş.
Renkler, geçişler muhteşem. Gerçekliğinden şüphe edilen bir dünyada yarattığı gerçeklik muhteşem.
Jared Leto'dan başlamak üzere bütün oyuncular muhteşem.
Bir sahnesinde Where is my Mind eşliğinde gençlerin sigara içmelerinin bıraktığı tadı tarif bile edemiyorum.
Tek sıkıntı; bütün bu değerlendirme, tespit ve olasılıkların hiç gerçekleşmediğini, sadece henüz verilmemiş bir kararın yansımaları olduğunu açıkladığı yer fikrime göre. Çünkü iş o zaman boyutlardan, zamanlardan çıkıyor ve bir hayal dünyasına kalıyor, anlatılan her şey o noktaya kadar farklı bir yaklaşımken o noktada bir filme dönüşüyor. Tabii filmin sonunda yaptığı hamle bu durumu biraz da olsa toparlayabilir o da ayrı.
Sonuçta; mutlaka izlenmeli.
8 Aralık 2011 Perşembe
IN TIME-Andrew Niccol 2011
Parayı kaldır, yerine zamanı koy...
Zamanın varsa yaşarsın yoksa drop dead...
Andrew Niccol'un filmlerini bilen yeni filmini de merak eder. Ben de In time'ı çok merak ediyordum.
Her zaman olduğu gibi fikri süper, insan neden benim aklıma gelmedi ki diye hayıflanıyor.
Soğuk, rahatsız edici o ayrımcılığı yüzümüze vuruyor ve bu soğukluğuna rağmen ani duygusal çıkışlar insanın içini parçalamayı başarıyor.
Yine de yaratılan dünyadaki yüzeysellik sıkıntı sanki. Yaşam zamanları kollarında yazan bir toplumun, yaşadığı dünyanın bu kadar 2011 olması insanı rahatsız ediyor. Hele ki bölümler arasındaki kapılar gerçekten komik, şimdi bile sınırların daha yaratıcı olduğu söylenebilir. Tempo ayrı bir sıkıntı, bir dengesizlik hakim filme. Tuzu eksik çorba gibi...
Cillian Murphy... Hiçbir zaman çok iddialı olmayan fakat rolünü yerine getiren biri, ne bir eksik, ne bir fazla. Ve matrix derileri yakışıyor ona.
Justin Timberlake... Elini attığı her işte başarılı olduğunu düşünüyorum. Burada da onu izlemek eğlenceli ama sanki o kadar kasılmasa olacaktı.
Amanda Seyfried... Hakında söylenecek çok fazla şey yok sanırım.
Netice itibariyle orjinal bir fikrin layığıyla değerlendirilemediği bir film In Time...
Zamanın varsa yaşarsın yoksa drop dead...
Andrew Niccol'un filmlerini bilen yeni filmini de merak eder. Ben de In time'ı çok merak ediyordum.
Her zaman olduğu gibi fikri süper, insan neden benim aklıma gelmedi ki diye hayıflanıyor.
Soğuk, rahatsız edici o ayrımcılığı yüzümüze vuruyor ve bu soğukluğuna rağmen ani duygusal çıkışlar insanın içini parçalamayı başarıyor.
Yine de yaratılan dünyadaki yüzeysellik sıkıntı sanki. Yaşam zamanları kollarında yazan bir toplumun, yaşadığı dünyanın bu kadar 2011 olması insanı rahatsız ediyor. Hele ki bölümler arasındaki kapılar gerçekten komik, şimdi bile sınırların daha yaratıcı olduğu söylenebilir. Tempo ayrı bir sıkıntı, bir dengesizlik hakim filme. Tuzu eksik çorba gibi...
Cillian Murphy... Hiçbir zaman çok iddialı olmayan fakat rolünü yerine getiren biri, ne bir eksik, ne bir fazla. Ve matrix derileri yakışıyor ona.
Justin Timberlake... Elini attığı her işte başarılı olduğunu düşünüyorum. Burada da onu izlemek eğlenceli ama sanki o kadar kasılmasa olacaktı.
Amanda Seyfried... Hakında söylenecek çok fazla şey yok sanırım.
Netice itibariyle orjinal bir fikrin layığıyla değerlendirilemediği bir film In Time...
18 Kasım 2011 Cuma
THE TWILIGHT SAGA: BREAKING DOWN-PART 1-BILL CONDON 2011
Aşk, imkansızların aşkı, her zaman sanatın her dalına ilham kaynağı olmuş ve olacaktır.
Aşk bu, insan hep hayal eder diğer yarısını...
Twilight hiç kaybetmeyeceği bir yere dayanıyor. Hedefi yerinde, arz talep meselesi, ne olursa olsun gişeden mutlu ayrılıyor.
Ya film:
Biri eleştirisinde Düğün'ün çok uzun olduğunu söylemişti. Katılmıyorum. Bence onun dışında her şey çok daha uzundu. Mesela 14 gün süren ve flirt,satranç ve hiçbir şeyle geçen balayı gibi, ya da çok kısa sürede şişip bir türlü bitmeyen hamilelik gibi (en azından karnını burnuna zamanla getirseler olacakmış)...
Çok bahsedilen sevişme sahnesi var ya arkadaşlar aslında o sahne yok; yani bir sevişme sahnesi var ama bence Joe Black'in sevişme sahnesi bile daha iddialı.
Kurtlar olmasa film hiç olmazmış fakat efektler biraz sıkıcı, bilgisayar sinemaya girdi ne de olsa.
Kristen Steward beni şaşırttı. Bugüne kadar izlediğim bütün twilight filmlerinde nefret ettiğim bella, sıkıntılarını, isteklerini, heyecanlarını ifade edebilen biri olmuş çıkmış. Robert Pattinson; sonuçta bir vampiri oynuyor hiçbir şey yapmasa bile vampir karizması onu kurtarıyor ama onun da ilerleme gösterdiğini düşünüyorum. Gelelim Taylor Lautner'a; kardeşim gibi 17 yaşındaki genç kızların ona delirdiğini biliyorum ama o kadar yetenekten yoksun ki sinema bu çocuğu başka ne yapar onu hiç bilemiyorum.
Makyaj garip, ucuz çok...
Müzikler idare eder ama tabii hikaye boş olunca çok yer tutuyor filmde.
Doğumdan sonra bellanın yaşadığı süreç belki de filmin en güzel yeri.
Tabii ki film hafızalara kazınacak hiçbir replik ya da sahne içermiyor. Hele açılıştaki rüya sahnesi, felaket...
Netice itibariyle arada güzel sahneleri olan, sinema tarihine hiçbir şey katmamış, bir kaç küçük oyuncunun kendini geliştirme fırsatı bulduğu bir film twilight saga breaking down part 1.
Karaip Korsanlarından sonra sinemada görmeye alıştığımız sürpriz sahne için, filmden hemen çıkmayın.
Aşk bu, insan hep hayal eder diğer yarısını...
Twilight hiç kaybetmeyeceği bir yere dayanıyor. Hedefi yerinde, arz talep meselesi, ne olursa olsun gişeden mutlu ayrılıyor.
Ya film:
Biri eleştirisinde Düğün'ün çok uzun olduğunu söylemişti. Katılmıyorum. Bence onun dışında her şey çok daha uzundu. Mesela 14 gün süren ve flirt,satranç ve hiçbir şeyle geçen balayı gibi, ya da çok kısa sürede şişip bir türlü bitmeyen hamilelik gibi (en azından karnını burnuna zamanla getirseler olacakmış)...
Çok bahsedilen sevişme sahnesi var ya arkadaşlar aslında o sahne yok; yani bir sevişme sahnesi var ama bence Joe Black'in sevişme sahnesi bile daha iddialı.
Kurtlar olmasa film hiç olmazmış fakat efektler biraz sıkıcı, bilgisayar sinemaya girdi ne de olsa.
Kristen Steward beni şaşırttı. Bugüne kadar izlediğim bütün twilight filmlerinde nefret ettiğim bella, sıkıntılarını, isteklerini, heyecanlarını ifade edebilen biri olmuş çıkmış. Robert Pattinson; sonuçta bir vampiri oynuyor hiçbir şey yapmasa bile vampir karizması onu kurtarıyor ama onun da ilerleme gösterdiğini düşünüyorum. Gelelim Taylor Lautner'a; kardeşim gibi 17 yaşındaki genç kızların ona delirdiğini biliyorum ama o kadar yetenekten yoksun ki sinema bu çocuğu başka ne yapar onu hiç bilemiyorum.
Makyaj garip, ucuz çok...
Müzikler idare eder ama tabii hikaye boş olunca çok yer tutuyor filmde.
Doğumdan sonra bellanın yaşadığı süreç belki de filmin en güzel yeri.
Tabii ki film hafızalara kazınacak hiçbir replik ya da sahne içermiyor. Hele açılıştaki rüya sahnesi, felaket...
Netice itibariyle arada güzel sahneleri olan, sinema tarihine hiçbir şey katmamış, bir kaç küçük oyuncunun kendini geliştirme fırsatı bulduğu bir film twilight saga breaking down part 1.
Karaip Korsanlarından sonra sinemada görmeye alıştığımız sürpriz sahne için, filmden hemen çıkmayın.
11 Kasım 2011 Cuma
CONTAGION-SALGIN Steven Soderbergh-2011
Steven Soderbergh, özellikle karakterlerini sevdiğim bir yönetmen. Oyuncularını karaktere bağlamak için ayrıntılara hep önem veriyor. Aslında o ayrıntılar karakteri gerçekliyor. 3 film boyunca Rusty'nin her sahnede birşeyler yemesi gibi. Salgında da Mitch Emhoff ve Alan Krumwiede başta olmak üzere bütün karakterler ince ince işlenmiş ve oyuncuların başarısına diyecek tek kelime yok. Her biri daha ilk göründükleri sahnede bile nasıl kişiler olduklarını anlatıyorlar.
Rengi her zamanki gibi Soderbergh; mavilerin hakimiyeti sürerken, yaptığı ani değişiklikler sayesinde sadece rengine bakarak hangi topraklarda olduğunuzu anlıyorsunuz.
Salgın bir salgın filmi ancak bugüne kadar çekilmiş olan felaket filmlerinin aksine, bütün gerçekçiliği ve olabilirliğiyle ele alıyor salgını. Bu hastalık sizi korkutmaktan çok gerçekliğiyle dehşete düşürüyor. İzlerken bir film gibi değil de bu insanların başına gelmekte olan bir olayı izler gibi kapılıyorsunuz her sahneye.
Müzik; ciddiyeti göstermek için olduğu kadar, ritmi belirlemek için kullanılmış, çok iyi seçim. Etkiyi destekliyor sadece, bir etki yaratmak için orasına burasına yapıştırılmamış.
Sonunda bazı noktalar açıkta kalıyor gibi görünebilir belki ama filmin ilgilendiği yerin hikayenin neresi olduğunu düşününce bence tam da böyle olması yeterli. Sündürmeden, sömürmeden, yapay bir etkiyle süslenmeden, ne olabilirse, daha önce ne olmuşsa....
Rengi her zamanki gibi Soderbergh; mavilerin hakimiyeti sürerken, yaptığı ani değişiklikler sayesinde sadece rengine bakarak hangi topraklarda olduğunuzu anlıyorsunuz.
Salgın bir salgın filmi ancak bugüne kadar çekilmiş olan felaket filmlerinin aksine, bütün gerçekçiliği ve olabilirliğiyle ele alıyor salgını. Bu hastalık sizi korkutmaktan çok gerçekliğiyle dehşete düşürüyor. İzlerken bir film gibi değil de bu insanların başına gelmekte olan bir olayı izler gibi kapılıyorsunuz her sahneye.
Müzik; ciddiyeti göstermek için olduğu kadar, ritmi belirlemek için kullanılmış, çok iyi seçim. Etkiyi destekliyor sadece, bir etki yaratmak için orasına burasına yapıştırılmamış.
Sonunda bazı noktalar açıkta kalıyor gibi görünebilir belki ama filmin ilgilendiği yerin hikayenin neresi olduğunu düşününce bence tam da böyle olması yeterli. Sündürmeden, sömürmeden, yapay bir etkiyle süslenmeden, ne olabilirse, daha önce ne olmuşsa....
Kaydol:
Yorumlar (Atom)