23 Aralık 2011 Cuma

MIDNIGHT IN PARIS-Woody Allen 2011

Büyük sanatsal filmler yapamadığını, bunun yerine vasat filmler çektiğini söylemekten çekinmeyen büyük hayal gücü Woody Allen klişelerle bezeli fakat buna rağmen sıradışı bir filmle karşımızda. Kıskanmamak elde değil. Hem filmi yapan Woody Allen'ı hem de karakteri Gil'i.
Ortalama 3 dakikalık (bir klip süresinde) bir şehir turuyla başlıyor film, Paris'in sokakları, cafeleri, evleri, her şeyi var. Ve Gil nişanlısı Inez'e Paris'in ne kadar güzel olduğunu, evlendikten sonra burada yaşasalar ne kadar güzel olacağını söylüyor. Inez ise Paris'in büyüsünden çok uzak, asla Amerika dışında yaşayamaz. Bu bile aralarındaki farkları anlamamıza yetiyor.
Sıkıcı bir yemeğin ardından sarhoş olan Gil, kaybolduğu için bir merdivende oturup dinlenirken, eski bir arabanın kapıları açılıyor ve birileri onu davet ediyor. Sonrasında ise Gil'in hayallerinin gerçekleştiği zamanlar başlıyor. Gil 20'lerin Paris'inde Fitzgerald'larla birlikte Cole POrter'ın şarkılar söylediği bir partide buluyor kendini. Sonra her gece yarısı aynı yerde arabayı bekliyor Gil. Hemingway'le içki içiyor, Picasso'nun metresini çalıyor, Gertrude Stein'a kitabını okutuyor, Salvador Dali, Man Ray ve Bunuel cabası...
Gil her gece bu muazzam zamana yolculuk yaparken ona pek de uymayan güzel nişanlısı Inez ukala, koftiden entelektüel Paul ile ilişkiye giriyor. Gil kitabını düzeltmekle ve geçmişe gitmekle o kadar ilgili ki sonuna kadar da bunu fark etmiyor. Zaten onu çok etkileyen Adriana'nın düşüncesi de buna izin vermiyor. Ama neyse ki filmin sonunda, Gil kendi yolunu buluyor ve yaşamak istemediği hayattan da özlem duyduğu geçmişten de sıyrılıyor.
Zamanda yolculuk hikayelerinin en büyük sorunu, gelecekten gelen adamın geçmişte yaptığı hamlelerdir, adam gelecekle ilgili bilgiler verip bir kısır döngü yaratır. Gil ilk başlarda; geçmişte edindiği bilgileri gelecekte kullanıyor yani geçmişi değiştirmek yerine o sevdiği geçmişten ders çıkartıyor, öğreniyor. Böylece Woody Allen'ın bu problemi aştığını düşünürken; Adriana'nın günlüğünde Gil'den bahsetmesi ve anlattığı rüyayı Gil'in gerçekleştirmeye çalışması ile ilk çatlak geliyor. Ardından Buñuel'e o tarihten çok sonraları çekeceği El Ángel Exterminador'un konusunu vermesi ise ölümcül darbe. O ana kadar birbirini evrensel anlamda etkilemeyen zamanlar artık birbirine karışıyor.
En olmayacak şeyleri, sıradan birer olaymış gibi gören ve gösteren Woody Allen'ın bunu yapmış olması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü bu etkileşime kadar ortamda ne bir kadercilik var ne de bir kısır döngü...
Bu detaya rağmen film; kendi hayal dünyamız için gerekli, hayran olduğumuz ve maalesef artık hayatta olmayan büyük sanatçıların, yaşarken nasıl olabileceklerine dair iyi bir yazar ve yönetmenin fikirlerini içermesi açısından bilgilendirici, diyalogları sayesinde ise keyifli.

1 yorum:

  1. bu filmi izlemem gerek. hem parisi çok severim, hem de woody allen ile aynı günde doğmuşuz. tuhafız işte , tuhaf ama komik, ANLAYANA :)))

    YanıtlaSil